Sadece bir an sürmüştü…
Son derece sıradan bir günde, hep kalabalık olan caddede her zamanki gibi dikkatsizce, aklımda binbir düşünceyle yürürken, bir ses kulaklarımın değil, ruhumun anlayabileceği bir sözcük fısıldadı.
Kafamı kaldırdım, az önce duyduğumun ne olduğunu delicesine anlamaya çalışırken, etrafımdaki tüm araçlar, binalar, insanlar siyah-beyaz bir resmin kapkara fonu haline gelmişlerdi. Ve hepsinden ayrı bir köşede, kaynağını kestiremediğim kutsal bir ışıkla aydınlanan “O”nu gördüm. Saçları, elleri, dudakları bir insanınkinin mükemmel kopyalarıydı, ama başını hafifçe yana oynattığında, kendini ele verdi. Tanrının hiçbir insana lâyık göremeyeceği güzellikte, hiçbir şeytanın ulaşamayacağı saflıkta, hiçbir meleğin içinde barındıramayacağı şehvetle dolu o gözler, “O”nun asla bir insana denk görülmemesi gerektiğinin kanıtlarıydı.
O anda hissettiğim son şey, parmaklarıımın arasından kayan anahtarlarım olmuştu. Ardından tam anlamıyla bir kaos yaşadım, tüm düşüncelerim dağıldı, bir anda kendimi inanılmaz derecede zayıf, çıplak ve savunmasız hissetmeye başladım. İşte o an, “O”nun gözlerinin, benimkilerle buluştuğu andı. Hiçbirşeye aldırış etmeksizin, gözlerimin içine, hayır, çok daha derine, ruhuma bakıyordu. Dini öğretilerdeki kıyamet gününün, bu olması gerektiğini düşündüm. Daha önce kimseye açılmamış sırlar, asla dillendirilmemiş hisler, en aşağılık günahlar “O”nun önünde usulca kendilerini sergilerlerken, ben elim kolum bağlı, yaramazlık yapmış ve cezasını bekleyen bir çocuk gibi “O”nun karşısında bekliyordum.
Derken bir anda üstümden muazzam bir yük kalktı. Az önce ruhumun asla açılmamak üzere kitlenen kapılarını bir bir açan gözler, bu sefer yalnızca gözlerimin içine bakıyorlardı. Üzerimdeki tüm baskı, utanç ve şaşkınlık hisleri silinmeye başlamış olsa da, sadece o gözlere bakmak, o gözlerin sadece bana bakması içimi titretmeye yetiyordu. Buna rağmen gözlerimi ayıramadım, bunun nedeni belki korku, belki saygı, belki de sadece o tarif edilemez güzelliğe doyasıya bakma ihtiyacıydı.Şimdi anlıyorum ki, aslında o gözlere bakmaya cüret etmemin en büyük nedeni tüm varoluşumu, günahlarımı bütün açıklığıyla görmüş olan tek varlıktan bir açıklama, belki bir kurtuluş ve belki de bir lanetleme bekliyor oluşumdu.
Gözleri, hiçbir açıklama ya da yargı içermiyordu, fakat tam umudumu kesmeye başlarken, ağzının kenarında belli belirsiz bir kıpırdama gördüğümü sandım. Bunu bir insan yapmış olsaydı, adına gülümseme denilebilirdi, ama “O”nun yüzünde, bu çok daha fazlasını ifade ediyordu. O gülümseme, benim için bir idam suçlusuna son anda verilen af, ikinci bir şans gibiydi. Yere düşen anahtarların sesi, duyduğum son şeydi, gözlerim karardı ve kendimi sonsuz bir boşlukta hissettim.
Uyandığımda tanımadığım bir odada, bana ait olmayan bir yataktaydım. Başucumda, arkadaşlarımdan ikisi vardı ve sonradan anlattıklarına göre, yürürken bayılmış ve hastaneye getirilmiştim. Onlara hararetli bir şekilde gördüklerimi anlattığımda, bana inanmadılar ve hala travmayı atlatamadığımı söylediler. Taburcu olduktan sonra onlara hâlâ inatla hatırladıklarımı anlatsam da, bunların kendi hayal gücüm olduğunu iddia ettiler.
Bilmiyorum, belki de arkadaşlarım haklıydırlar, belki tüm olanlar benim hayalgücümün bir ürünüydüler, belki de bazılarının dediği gibi delirmeye başlamıştım. O günden sonra hiçbirşey eskisi gibi olmadı. Hayatıma olağan şekilde devam etmeye ne kadar uğraştıysam da, içimde hep kocaman bir boşluk hissetmeye devam ettim. Mümkün olduğunca düşünmemeye çalışsam da, aslında sadece gözümün önündeki cevabı görmezden gelmeye çalışıyordum. Her insan cehenneminden kurtulmak için bir kez yaşar ve eğer şanslıysanız bir hak daha kazanabilirsiniz. Ben ise, kendimi cehennemime daha da yaklaşmak pahasına da olsa, “O”nunla yaşanan o anı, o elleri, o dudakları ama hepsinden de öte, o gözleri istiyordum. İşte bu affedilemeyecek günah, bana verilen ikinci şansın bedeli oldu. Ve cehennemimden kurtulmak için lâyık görüldüğüm bu şans, benim cehennemime açılan kapı haline geldi…
Beni affet…
